Çini Sanatçısı, YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ Ödüllü Mehmet Gürsoy ile Söyleşi

Çini Sanatçısı, YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ Ödüllü Mehmet Gürsoy ile Söyleşi

KÜLTÜR SANAT

ÇİNİ SANATÇISI, YAŞAYAN İNSAN HAZİNESİ ÖDÜLLÜ MEHMET GÜRSOY İLE SÖYLEŞİ

O ‘Ateşin Oyunu’ diyor çiniye. Bu olağanüstü sanatı anlatırken gözlerinin içi gülüyor. Tam anlamıyla bir çini aşığı. Enerjisi, sanatçı kimliği ve güzel sohbetiyle bir kez daha hayranlık bırakıyor kendisine.

- Kütahya için çok önemli bir değersiniz. Kütahya’da değerli sanatçılar var, ama Kütahya hak ettiğinin gerisinde yaşıyor. UNESCO ödülünüz olmasaydı, Türkiye sizi nasıl tanıyacaktı?

Sultan Veled’in bir sözüyle başlamak istiyorum. “Kütahya’da bir ay kalana ne mutlu, iki ay kalan ziyadesiyle mutlu ve saadet içinde olur. Cennet Kütahya’nın ya altındadır, ya üstündedir” demiş. Kütahya gerçek bir evliyalar, şairler, ressamlar, müzisyenler yani kısacası sanatkarlar kentidir. Tarih boyunca sanatla yoğrulmuştur bu kent.

İznik’te sarayın desteği bittiği zaman çini tarihe gömülmüş. Çini sanatkarları, bir şekilde çiniyi günümüze kadar taşımışlar. Yokluk çekmiş, savaş görmüş, işgali yaşamış Kütahya, ama yine de bu şehirde sanat hiç ölmemiş. Bu değerli ve güzel insanlar olmasaydı bugün biz olmazdık.

  1. yüzyılın sonlarına doğru imparatorluk zayıfladığı zaman İznik’te çinicilik tamamen durmuş. Kütahya bu anlamda bilhassa çini sanatına verdiği büyük ödünden dolayı çok önemli bir kent.

 

- Neden çini denince insanların algısında İznik çinisi daha önde?

İznik, saraya yakın ve etrafında kuvars madenleri var. Ulaşım rahatlığı var. Kütahya saraya daha uzak. Bu nedenle çini İznik’te gelişmiş.

Ustaların çizdiği desenler saraya daha kolay ulaştırılmış ve bu nedenle İznik çinisi zirveye ulaşmış. Literatürde şöyle deniyor; İznik saray sanatıdır, Kütahya halk sanatıdır. Saray sanatı, saray göçünce bitip gitmiş, ama halkın sanatı devam etmiş.

- Birçok ülkede sergiler açtınız, kendinize özgü bir tarzınız ve ekolünüz var, bize bundan bahseder misiniz?

Bu sanata başladığım l975 yıllarında, İznik çinisi tarihe gömülmüştü.

Kütahya’da çok ilkel işler yapılıyordu. Kompozisyonlar özünden kopmuş, renkler orijinalinden çıkmış tamamen pastel renklerde üretim yapılıyordu.

Ama benim İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda, Rüstem Paşa’da, Türk İslam Eserleri Müzesi’nde Çinili Köşk’te gördüğüm eserler muhteşem ve inanılmaz güzeldi. Dedim ki bu sanat neden geri dönmesin, sanata çıkış yolum bu oldu. Sıradan bir resim öğretmeniydim, hatta yüksek öğrenime de gitmemiştim, köy öğretmeniydim o yıllarda.

Bu sanat zevkini hocalarımız bize aşılamışlardı.

Ecdadımız inanılmazı gerçekleştirmiş, imkansızı başarmış bu sanat dalında. Çini sanatında estetik, zarafet ahenk ve denge var, kompozisyon güzel, kısacası her şey var. Öncelikle bu sanatın adını değiştirmek lazımdı. Çini nedir diye sorduğumuzda, genelde bir seramik türüdür yanıtını alırız. Ama bana göre çini; bir göz musikisidir, bu musikinin notaları da laleler, karanfiller, sümbüller, güllerdir. Hiçbir müzisyen iki notadan beste yapamaz, ama biz sadece mavi ve beyazı kullanarak çok güzel besteler ve kompozisyonlar yaparız.

Diğer bir anlamda çinileri incelediğim zaman orjin renkleri mercanı, turkuazı ve zümrütü gördüm. Bunlar mücevherdi, atalarımızın ufkuna, anlayışına bakar mısınız? Yani kıymetli taşların rengini sırın altına gizlemişler, mücevher renklerinin bulunduğu mekanlarda yaşamayı istemişler. Neden çünkü bu kıymetli taşlar insana pozitif enerji yüklüyor ve huzur veriyor.

Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili bir anekdot aktarmak isterim sizlere:

Padişah huzura iki sanat erbabını kabulde tereddüt etmiyor, birisi terzisi, diğeri İznikli ustalar. Araştırıldığında bakıyoruz ve görüyoruz ki, terzisi kendi süsü, çini sarayın süsü. Sanatkarlar padişaha eser sunacağı için heyecanla geliyor huzuruna. “Sizin için yaptım hünkarım” diyor. Padişah da ‘iki kese altın verile’, ‘üç kese altın verile’ diyerek onları ödüllendiriyor. Sanatkarın karnı tok, sırtı pek, mutlu, huzurlu, daha güzel eserler yapmak için heyecan içinde atölyesine dönüyor.

Çini sanatı 700 yıllık imparatorluğun sanatıdır. Dünya üzerinde hiçbir ülkenin böyle bir sanatı yok, çini bizim öz sanatımız, Türk’lerin, koskoca imparatorluğun sanatı.

Sarayın sanatçıları Allah’ın yarattığı güzellikleri öylesine güzel irdelemişler, öyle detaya inmişler ki, detaya indikçe güzellikleri görmüşler. Önce kağıda, ardından toprağa, sonra da fırına göndermişler ve en sonunda bu güzellikler çıkmış ortaya.

Çininin renklerinden bahsedelim biraz da, mavi, yeşil, turkuaz ve kırmızı, oldukça kısıtlı.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiği zaman dünyanın her yerinden hediyeler gelir saraya, Japonya ve Çin’den de porselen hediyeler gelmiş. Bu porselenler sadece mavi ve beyaz renkliymiş. Padişah sanatkarlarına şöyle buyurmuş; “Daha güzeli yapıla.”

Mavi ve beyaz renk yok sadece tabiatta. Sarayın bahçesinde laleler, karanfiller, sümbüller, şakayıklar, çiğdemler var. Sarayın sanatkarları, renk arayışına girmişler. Önce turkuazı yani bizim öz rengimizi, sonra zümrüt yeşili, sonra mercanı eserlerine taşımışlar.

Mercan, 1550-1575 yılları arasında hayatta kalmış, ondan sonra ise artık üretilmemiş. Çünkü mercan kırmızının sırrını bir usta yakalamış, formülü de hiç kimseye söylemediği için kendisi ile beraber toprağa gömülmüş. 1991 yılına kadar durum böyle. 1991 yılında acizane bana nasip oldu mercan rengini bulmak. Mercanla ilgili on yıllık bir araştırmam vardı. Her fırında kırmızıyı test ediyordum. 1991 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sergi açtığım zaman fakültenin dekanı Prof. Nurhan ATASOY….. “Evlat bu iş tamamdır, ben basını çağırıyorum,” dedi. Hürriyet Gazetesi’ne “İşte tarihteki mercan geri döndü,” dedi. Analizler, uranyum madeninin olduğunu gösteriyor mercanın içinde, demir, selenyum var. Test yapa yapa tekrar hayata geçirdim mercan rengini.

İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çok önemli bir profesör olan rahmetli Prof. Dr.Muhsin Demironat’ın öğrencisisiniz. Mercan çalışmalarınızda Muhsin Bey ile çalıştınız mı?

Şuan söyleşi yaptığımız bu odaya da onun adını verdim.

1975 yılında rahmetli Vehbi Koç, Muhsin Hoca, diğer değerli kişiler, bu sanatı yeniden canlandırın demişler. Vehbi Koç’a Kütahya’dan çiniler götürmüşler. Fakat götürülenler daha önceki gibi güzel değilmiş. Bu yıllarda yapılan çiniler son derece ilkel. Vehbi Koç, Ticaret Odası’na bir yazı yazıyor, diyor ki; “Kursiyerlere hem 10 lira yevmiye verin, bu sanat gelişsin.”

Ben o yıllarda İstanbul’da Türk çini sanatını geliştirme kursuna gittim. O zaman iki tercihim vardı, ya tatile ya da bu kursa gidecektim, ben kursa gitmeyi seçtim.

Muhsin Hoca o zaman 60’lı yaşlardaydı. Bir hatıramı aktarmakta yarar görürüm: Hatai çiçeği; marulun stilizasyonudur. Bunu derste çizdim götürdüm. ‘Olmamış evlat’ dedi. Bir daha, bir daha derken, 8-10 defa çizdim götürdüm. ‘Olmamış evlat’ dedi, ama biliyorum ki olmuş, çizdiğimin farkındayım. Sonra boş bir kağıdı hocaya götürdüm, ‘çizer misiniz hocam?’ dedim. Çizdi, aldım ve yerime geçti.

Beş-on dakika sonra tekrar götürdüm, ‘nasıl olmuş’ dedim. ‘Olmamış’ dedi. ‘Siz çizdiniz’ dedim. ‘Bak evlat!’ dedi, ‘ben çizdiysem de olmamış, sen çizdiysen de olmamış, çiz evlat, çiz!’ dedi ve ardından ekledi ‘Bu sanat çizgi sanatı, bu bileğin ve sağlığının kıymetini bil, ecdadın yaptıklarını tekrar etmeye ömrünüz yetmez, siz güzeli yeniden yorumlamaya bakın’ dedi.

Biz de Zeki Müren’i olduk bu sanatın. Güzeli özleyen güzeli bulur, güzellik yolunda hareket eden mutlaka güzele ulaşır. Ferhat gibi, Kerem gibi, diğerleri gibi.

Yurtdışında birçok sergi açtınız? Nasıl karşılıyorlar sizi ve eserlerinizi? Dünyaya tanıtabildik mi çiniyi?

Yurtdışında 47 sergi açtım, yakın zamanda İngiltere’deydim. Hiçbir eserim geri gelmedi, hatta 1994 yılında Indiana da 12 dakika gibi kısa bir zaman diliminde tüm eserlerim tükendi. Bizim sanatımızı bizden çok daha iyi tanıyorlar, kısacası bizi bizden daha iyi biliyorlar.

Bunun çilesini biliyorlar, incelemişler, okumuşlar, gezmişler, görmüşler, beyinlerine nakşetmişler. Eserlere yaklaşmalarını, sizinle konuşurkenki tavırlarını, gözlerindeki ışıltıyı, o nezaketi görseniz, inanılmaz hadiseler bunlar. Dünyanın birçok yerinde onure edildim. Rektörler, valiler, belediye başkanları, ama en önemlisi ülkemde UNESCO tarafından miras taşıyıcı seçilmemdir.

Bugünlerde bir modernizasyon akımı var, sizce çininin modernizasyonu mümkün mü?

Çiçekler de karakteristik özellikleri bozulmadan yeni uygulamalar yapılabilir. Ama lale lale gibi, karanfil karanfil gibi, gül gül gibi kalmalıdır. Bu çini sanatının özelliğidir. Nasıl alfabenin harflerini değiştiremezsek, çininin de renklerini değiştiremeyiz.

Ancak ecdadın yaptığı gibi mücevher rengi ise kullanabiliriz. Örneğin kahverengi ve sarı bu sanatın içinde yoktur. Dört rengimiz var, dördü de mücevher.

UNESCO tarafından ‘’Yaşayan İnsan Hazinesi’’ seçilmeniz size farklı bir misyon yükledi mi?

Omzumdaki yük daha da arttı, yolda yürürken bile daha dikkatli oluyorum. Esasen sanatımızın bize yüklediği anlamlar çerçevesinde yaşayan bir insanım. Bundan sonraki günler daha zor, daha güzeli yapmak ve üretmek için.

Peki bu başarı hikayesi tam olarak nasıl başladı?

1986 yılında Kütahya’da birinci çini sempozyumu düzenlendi, bu sempozyumda üç kategoride yarışma yapıldı. Herkes gibi ben de hazırlandım, yarışmaya daha önceki yılların birincileri de katıldı. Yarışmanın altı yabancı, altı yerli jüri üyesi vardı. Yarışma sonuçları üç kategoride açıklandığında, iki birincilik, bir ikincilik kazandığımda Kütahya’da yer yerinden oynadı. Dediler ki sen nereden çıktın. Bu durum gerek yerel gerekse ulusal basında büyük yankı yaptı. 

Bu sanatın sizden sonrada var olması için öğrenciler yetiştiriyor musunuz?

UNESCO ödülünü aldıktan sonra benim resim öğretmenliğime nokta koyuldu.

Fatih Lisesi ve Kütahya Halk Eğitim Müdürlüğü’nde derslere başladım. Sonra Dumlupınar Üniversitesi rektörü geldi, ‘Zamanın yok biliyorum ama gelmeye, benim öğrencilere ders vermeye mahkumsun, bu senin görevin’ dedi. Bir tarafta insanlığa hizmet, bir taraftan da geleceğe hizmet var. Sanatın geleceğe çok iyi şekilde ulaştırılabilmesi açısından, bir eğitimci olarak tabi ki üniversiteyi seçtim. 1996-1999 yılları arasında DPÜ’de öğretim görevlisi olarak çalıştım. Hiç unutmam bir öğrencim ‘Hocam bu sanattan ekmek yer miyiz?’ diye sordu. ‘Güzeli yaparsan, doğruyu yaparsan talihlisi bulunur’ dedim. Öğrencilerime nasihatimdir, ‘Sakın bana nikah davetiyesi göndermeyin, bana sergi davetiyesi gönderin, işte ben o zaman hakkımı helal ederim’ derdim.

Kütahya’nın gelişmesi, Kütahya’nın bu sanata katkısının artması anlamında gerek iş dünyasına gerek gençlere yönelik söylemek istedikleriniz var mı?

Bu şehir satılmalıdır, bu şehrin değerleri pek çoktur, bu şehrin değerlerini önce ülkemize sonra tüm ülkelere tanıtmak zorundayız. Bu şehri yönetenler, şehrin ileri gelenleri sanatçılarını bir araya toplayıp, şehir şehir, liman liman dolaşarak, dünyaya lanse etmelidir. İngiltere’de sergiye giderken, Kütahyalı birçok sanatçının eserlerini de beraberimde götürdüm.

Şu hataya asla düşmedim, hani derler ya ne güzel yaratmışsın, haşa öyle bir hadise yoktur sanatta. Biz güzeli yansıtırız sadece, Allah’ın yarattığı güzelliğin yansıtıcısıyız. Bu zevk işidir, gönül işidir, göz işidir.

Bir tabak yaparken de bir fincan yaparken de aynı heyecanı yaşıyor musunuz?

Sanat değeri açısından eserlerim arasında en büyüğü ile en küçüğü arasında fark yoktur, ancak büyük eser yaptığınız zaman heyecanınız daha büyük oluyor.

Bu sanatı yapmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Bu sanata sevdalı herkese kapım açıktır. Bizim zekatımız öğretmektir, öğretirseniz sanatın zekatını vermiş, öğretmezseniz öbür dünyaya borçlu gitmiş, ibadetinizi eksik yapmış olursunuz. İnsanlığa borcum var, ne kadar fazla eser üretirsem o kadar borcumu ödemiş sayarım kendimi. Beş binin üzerinde eser yaptım bugüne kadar.

Halen öğrenci yetiştiriyorum, kapımı kim çaldıysa, aralanmıştır. Sevdalı olana, hak edene de kendime ait özel formülleri de (mercan haricinde) verebilirim. Mercanın formülünü sadece oğluma verdim. UNESCO ödülünde ‘elini kime verdin’ diye sordular, oğluma verdiğimi belirttim.


İznik Çinilerini Seviyor musunuz