Mehmet Gürsoy ile İznik Çini Sanatı Üzerine Söyleşi

Mehmet Gürsoy ile İznik Çini Sanatı Üzerine Söyleşi

Mehmet Gürsoy:Bana göre çini; notaları laleler, karanfiller, güller ve sümbüller olan bir göz musikisidir


SPOT -İznik Çini Sanatı’na ait kaybolan renkleri gün yüzüneçıkaran, eserleri dünyanın saygın müzelerinde veözel koleksiyonlarında yer bulan, 2009 yılında UNESCO  Yaşayan İnsan  Hazinesi Ödülü’nü alan  Mehmet Gürsoy, sanatçının enönemli görevlerinden birinin tecrübelerini yeni nesillere aktarmak olduğunu belirtiyor. Gürsoy,“Öğretmeyen sanatkar bu dünyadan borçlu ayrılırdiyor.

Çini sanatıyla ve hocanız Prof. Muhsin Demironat ile tanışıp bu sanata gönül verdiğiniz süreçnasıl başladı?

Öğretmen okulunda öğrenci olduğum yıllarından beri resme karşı yoğun bir ilgim vardı. Yaptığım resimler hocalarım tarafından çok beğenilirdi. Öğretmenlik yaptığım yıllarda da çini sanatına karşı ilgim gelişmeye başladı. Ancak ecdadımızın geçmişte ürettiği eserler sarayları, camileri ve türbeleri süsleyip dünya müzelerinde hala sergilenirken günümüzde vitrinlerde gördüğümüz işlerin son derece primitif olması beni üzüyordu. Bir dönemin bu ihtişamlı sanatının yeniden hak ettiği noktaya gelmesi gerektiğini düşünüyordum. Öğretmenlik yapmaya devam ettiğim 1975 yılının yaz tatilinde, elimde otobüs biletimle memleketim Denizli’ye doğru yola çıkmak üzereydim. Yolumdan döndüren, gördüğüm anda katılmaya karar verdiğim Türk Çini Sanatını Geliştirme Kursu’nun ilanı oldu. Vehbi Koç, Sadberk Hanım Müzesi’nde sergilenen eski İznik Çinileri ile kendisine o dönemde hediye edilen çağdaş eserleri karşılaştırdığında, çağdaş eserlerin eskilerin güzelliğinden oldukça uzak olduğunu fark edip, Prof. Muhsin Demironat’ı ve Nezihe Bilgütay hanım efendiyi kendi finanse edeceği bir kursla Kütahya’da bu sanatı öğretmeleri için teşvik etmiş. Bu kurs da böyle açılmış. Daha kursun ilk gününde dünyalar tatlısı hocamız Prof. Muhsin Demironat benim öğretmen olduğumu öğrendi, konuya olan ilgimi fark edip beni en ön sıraya oturttu. Bu sanatın alfabesini ondan öğrendim. Muhsin hoca tezhip sanatından gelmektedir. Estetiği, zerafeti ve ahengi öğretmiştir bizlere. Görmeyi öğretmiştir. Sanatta görmeyi bilmek kadar önemli bir şey yoktur. Görebilirsen çizebilirsin. Sadece bakarsan, bakarsın herkes gibi.

Çini adınınÇin ile olan ilişkisi nedir? Bu sanatın Anadoluya gelmesi ve yükselmesi nasıl olmuştur?

Çini’nin asıl okunuşu tıpkı ‘Farsi’de olduğu gibi hafif uzataraktır. Ve “Çin’den gelen” anlamındadır. Orta Asya’da Çin ile ilişkiye giren Türkler, bu sanatın temellerini onlardan öğrenip bizim coğrafyamıza taşımışlardır. Muhsin Hoca’nın bize aktardığına göre Anadolu’ya gelmeden önce ilk kez Hitay Türkleri arasında popüler olmuş. Anadolu ve Büyük Selçuklu Devletleri dönemlerinde özellikle turkuvaz sırlı eserler üretilmiş. Selçukluların son dönemlerinde başka bazı renkler de kullanılmaya başlamış.

Bu sanatın 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirvede olduğunu ve İznikli ustaların yine bu dönemde ön planda olduğunu görürüz. Sarayın mimarisinden kap kacaklarına kadar tüm çini süslemelerini bu ustalar yapmış. İmparatorluğun zayıflaması ve sarayın taleplerinin azalması sonucunda bu sanat malesef tarihe gömülmüş. İznik’teki tüm atölyeler kapanmış. Ancak Kütahya’da düşe kalka da olsa zanaat olarak devam etmiş. Biz bu sanatı en son buradan yakaladık. Eğer Kütahya’da bu sanat bir şekilde devam etmemiş olsaydı bugün geldiği noktaya erişmesi olanaksızdı. Bu anlamda Kütahyalı çini ustalarına büyük şükran borçluyuz.

Çini sanatınedenözellikle Kütahya-İznik bölgesinde gelişmiştir?İznikÇini Sanatınıdünya literatüründe bu dereceönemli kılan ve onun bu denli beğenilmesini sağlayan karakteristiközellikleri nelerdir?

Sanatta kullandığımız hammaddeyi her iki sorunun cevabı olarak en başta sayabiliriz.

Bununla ilişkilendirebileceğimiz eski bir hikaye vardır: Çavdarhisar’da bir pazar kurulmuş. O pazarda Kütahya’dan seramik getiren kadının işleri çok çabuk satılıyormuş. Herkes onun getirdiği çinilerin beyazlığına hayranmış. Bugün biz biliyoruz ki, buranın toprağının kuartz ve kaolen oranı yüksek. Kuartz oranı %85’e kadar çıkabiliyor. Bu öyle bir beyazdır ki üzerine konan rengin bütün güzelliğini ortaya çıkarır. Göz akı beyazı olarak da adlandırılır. Dünya seramiğinde kuartzı sadece Türkler kullanır. Pek çok sanat dalının, o sanatta kullanılan hammaddenin bulunduğu bölgelerde gelişmesi gibi burada da bu sanat gelişmiştir.

İznik çinilerinin ikinci özelliği olarak fırça estetiğinden söz edebiliriz. İznikli çini ustaları Allah’ın yarattığı güzellikleri inceden inceye etüd etmişler. Laleleri, gülleri, karanfilleri, sümbülleri, şakayıkları ve diğer çiçekleri incelemişler. Kah kuş bakışı bakmışlar, kah profilden bakmışlar. Yaradılıştaki altın oranı en güzel gözlemleyen sarayın sanatkarlarıdır.

Renklere girdiğimizde karşımıza mücevher renkleri çıkıyor; mercan kırmızısı, zümrüt yeşili, lapis lazuli mavisi ve firuze. Ecdat mücevher renkleriyle süslenmiş mekanlarda yaşamayı tercih etmiş. Bu çok ilginç bir durum. Bu renklerin hem dokunulduğunda hem de izlendiğinde insanda pozitif etkiler bırakan özellikleri olduğu görülüyor. Sarayını, camisini hatta türbesini bile bununla süslemişler. Bu çok yüksek bir sanat anlayışıdır. Bunun altında Osmanlı’nın, saray sanatkarlarının, padişahın ve etrafındaki saray görevlilerinin yüksek sanat anlayışı ve zevki yatıyor.

Çini sanatındaki“üçgen dengesinin ne olduğunu açıklar mısınız?

Dünyanın kuruluşunda Allah, üçgen dengeyi tesis etmiştir. Güneş, dünya ve ay. Bunlardan biri olmazsa sistem bozulur. Sanatkar da buradan yola çıkmış ve kompozisyonlarda hep bu dengeyi gözetmiştir. Motifler ve figürler kendi aralarında bu üçgen dengeyi korurlar.

Çini sanatının sizin için anlamınedir? Kendinizi bu sanatta nasıl geliştirip fark yarattınız?

Bana göre çini, notaları laleler, karanfiller, güller ve sümbüller olan bir göz musikisidir. Bu sanata başladığımda, piyasa için eser üretmeyi hiç amaçlamadım. Ben kendi zevkime göre, kendim için üretmek istiyordum. Evime kendi yaptığım eserleri asmak istiyordum çünkü çarşıda gördüklerimden hoşlanmıyordum. Rahmetli Muhsin Hoca “Bu sanatın merkezi İstanbul’dur” derdi. Ben de bir süreliğine İstanbul’a postu serdim. Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii, Valide Atik Camii başta olmak üzere nerede çini eser varsa hepsini çok yakından ve ayrıntılarıyla inceledim. Muhsin Hoca’dan sonra benim hocalarım eski İznikli ustalardır. Ben onların ürettiği o eserlere hayran olup pek çok şeyi de onlardan öğrendim.

İznikÇini Sanatı’na ait kaybolan renkleri, yaptığınız araştırmalar sonucunda tekrar gün yüzüneçıkarttınız.  Bu renkler hangileridir? Renklerin yeniden keşfine yönelikçalışmalarınızda nasıl bir yol izlediniz?

Mercan kırmızısı bu renklerden biri. Bu rengin sadece 1550-1575 yılları arasında varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Usta rengi yakalamış ve sırrını kalfasına dahi söylememiş. Yalnızca onun eserlerinde bu kırmızı var ve saray da hep ona sipariş vermiş. Ben de bu kırmızının sırrına ulaşmak için on yılımı verdim. Bunun hassasiyet gerektiren bir kimya ve hesap işi olduğunu anlayıp, çok hassas ölçü aletleri ve bazı kimyasal maddeler kullanarak sonuca ulaştım.

Daha sonra zümrüt yeşili… Kütahya’da bulamıyordum. Başka yeşiller vardı ama zümrüt yeşili yoktu. Hocamın “Bu sanatın merkezi İstanbul’dur” sözüne uyup tekrar İstanbul’a gittim. Camileri ve türbeleri dolaştım. Topkapı Sarayı’nı gezerken bir de baktım ki ecdat bana bir mektup bırakmış duvarda. Tabii yazılı bir şeyden söz etmiyorum. O usta kimse nur içinde yatsın. Ateş azaldıkça odun atmak için ustalar fırının başında beklerdi eskiden. Uyumuş kalmış sanıyorum. Fırın geçmiş. Fırın geçince renkler ayrışıp akmış. Bir karonun üzerinde bu ayrışmayı gördüm. “Bu ayrışan tonları bir araya getirirsem zümrüt yeşilini yakalayabilirim” diyerek yola çıktım. Hemen Kütahya’ya dönüp, gördüğüm ayrışmayı fırına verdim. Arşimed gibi bağırdım sonra: Buldum! Buldum!

Bulduğunuz renkleri ve bunlarınüretim yöntemlerini sanatçılarla paylaşıyor musunuz?

Tabii. Tarihten büyük bir ders aldım. Ben de paylaşmazsam kaybolup gidecek bu sanat. Oğlum da güzel sanatlar fakültesi mezunu. Bu sanatı beraber icra ediyoruz burada. Sanatta “el verme” hadisesi vardır, bilirsiniz. Ben oğluma el verdim. Onun da oğlu var. Oğlum da ona el verecek diye umuyorum.

1996-1999 yıllarıarasında DumlupınarÜniversitesinde de ders verdiğinizi biliyoruz.Üniversitedekiöğrencilerinizden sizin içinözel olanlar var mıydı?

Öğrencilerim arasından hak eden bazılarına çeşitli kimyasal formüller verdim. Hala görüştüğüm öğrencilerim var. Onlara şunu söylemiştim: Bana nikah davetiyesi değil, sergi davetiyesi gönderin, size o zaman hakkımı helal ederim. Bugün bana sergi davetiyeleri gelir öğrencilerimden.

Çini ve porselen arasındaki fark nedir?

Porselen fonksiyonel eşyadır. Porselenden yemek ve kahve takımları yapılır genellikle. Süs eşyası olarak kullanımı nadirdir. Pişme derecesi 1200 derece üzerinderir. Porselende sır altı işleme çok nadir görürlür. Ayrıca sır altı porselende yalnızca mavi renk kullanılabilir, renk girmek mümkün değildir. Çinide renk sırın altındadır. Bu yüzden rengini kaybetmez. Çiniyi bu derece değerli kılan özelliklerden biridir bu.

Nasıl birçalışma programınız var?

Sipariş işim varsa öncelikle onu bitirmeye çalışırım. Sipariş işler dışında da genellikle keyfi çalışırım. “Bugün bir vazo yapmalıyım… Bugün bir kase yapmalıyım…” diyerek çalışırım. Bilirim ki ben onu birisi için yapıyorum. Hiçbir eser sahipsiz kalmaz dünyada. Burada gördüğünüz eserler arasında yerinde bir yıl durmuş eser yoktur. Yurt içinden ve yurt dışından gelen koleksiyonerlerim “Buradan bulduğunu alıp gideceksin” derler. Gördükleri eserlerde bir şey onları çeker ve bilirler ki benim imzamı taşıyor, yıllar geçtikçe de kıymeti artacak.

Elliden fazlaülkede açtığınız sergileriniz büyük ilgiyle karşılandı. Dünyanın pekçok müzesinde veözel koleksiyonlarda eserleriniz kendine yer buldu. 2009 yılında UNESCO ve T.C. Kültür BakanlığıtarafındanYaşayanİnsan Hazinesi” ödülüne layık görüldünüz. Geldiğiniz noktada sanatınıza ilişkin hayalini kurduğunuz,“şu da olsadediğinizşeyler var mı?

Bu ödülü almadan önce benim hayalimde Smithsonian Müzesi’nde bir sergi açmak vardı. Ödül almadan yedi yıl önce, 2002 yılında ABD hükümetinin davetiyle İpek Yolu Festivali’nde Smithsonian Müzesi’nde çok güzel bir sergi açtım. Çok da güzel bir hatırası vardır, aktarmak isterim. Festival organizatörleriyle benim aramda iletişimi sağlayan profesör bana sergiye yirmi eser yerine iki yüz eserle katılacağımı söyledi. Gece gündüz çalışıp iki yüz eserle ABD’ye gittim. Müze yetkilileri eserleri görünce aralarında tartışmaya başladı. Profesör Henry’ye ne olduğunu sorduğumda, kendisinin yaptığı hata ortaya çıktı. “Bu kadar eserin satılması imkansız” demişler. Henry’ye “Üzülme, göreceksin tek bir eser kalmayacak” dedim. On günlük serginin yedinci gününde bütün eserler satılmıştı. Tek bir eser kaldı son güne, “Bu satılık değil, müzeye hediye edeceğim hatıra olarak” dedim ve öyle de yaptım.

Benim için bugün önemli olan şey insanlığa güzel eserler vermektir. Ve ne kadar çok öğrenci yetiştirirsem de zekatımı o derece vermiş kabul ederim kendimi. Öğretmeyen sanatkar bu dünyadan borçlu ayrılır.


İznik Çinilerini Seviyor musunuz