Mehmet Gürsoy: Kayıp Bir Sanatı Hayata Döndürmek

İznik çini sanatını tekrar hayata döndürmek

Mehmet Gürsoy : Kaybolmuş Bir Sanatı Hayata Döndürmek.

Bu; doğanın ve Allah’ın yarattığı şekilleri gözlemleyen; onları çamur, taş ve kağıda çevirebilen bir sanattır. Allah’ın yarattığı her şey güzeldir, çünkü çok büyük itina ile yapılmışlardır. Bu yüzden, yaratılan her şeyin hatları mükemmeldir. Ve onları görebilmek, Türk çinisinin sanatıdır.

Ankara – Turkish Daily News

Türkiye’ de başlıca her turist bölgesinde ; büyük ve küçük dükkanlarda çarşı ve etrafındaki mağazalarda : sıra sıra türk seramikleri – baş döndüren tabak, çanak, vazo, testi, kahve fincanı – kısacası çamurdan yapılabilecek her şey bulunmaktadır. Ve bununla ilgili olarak en çok anılan isim de, İç Anadolu’ da Eskişehir’e bir saat mesafede bulunan güzel şehir Kütahya’dır.

Az miktarda para, ve neredeyse limiti dolmuş kredi kartıyla, çömlek severlerin uğrak yerine yöneldim. Amacım ; eserlerine daha önceden Ankara’dan aşina olduğum ve eserleri hem teknik hem de estetik açıdan diğerlerinden çok önde olan Mehmet Gürsoy ’u görmekti. Buraya neden geldiğimi unutturan, gösterişli çinilerle ağzına kadar dolmuş sayısız küçük dükkanı geçtikten sonra, Gürsoy’ un dükkanının sessizlik ve huzuruna sığındım ve eserlerinin yarattığı asil havada dinlendim.

Gürsoy ; çini ustası ; diğer bir deyişle çini üstadıdır. Bunu Henry Glassie kitabında şöyle belirtmiştir: anlamı “Çini” olan ve “Çin ile bağlantılı olan” “ Bugünün geleneksel Türk Sanatı” çinileri de kapsayan ve sırça altındaki beyaz yapıda boyanmış tüm çömlekleri kapsar. Gürsoy ; İznik çinisi diye bilinen, 15 – 17.yy ‘ dan itibaren İznik ve Kütahya’da üretilen kırmızı, turkuaz, mavi ve yeşillerle dekore edilmiş parçalar yapmaktadır. Ancak sadece eski parçaları kopya etmez ya da aynı şeyleri üretmez. Orijinal kompozisyonlara kendi etki ve yeniliklerini ekleyerek, yeni kompozisyonlarda kullanmak üzere onlardan yeni prensipler çıkarır.

1950’de Denizli’de doğan Gürsoy, Kütahya’ya 10 yaşında iken taşındı. Eğitimini tamamladıktan sonra; 1975’te ilk defa çini yapmaya başladığında Kütahya yakınlarındaki bir köyde ilkokul öğretmeni olarak çalıştı.

“O sıralarda Kütahya’da seramik sanatı ölmek üzereydi. Çok eskiden kalma güzel parçalar artık bulunamıyordu. Bu sanat parçalarının yaşamaya devam etmesini istiyordum. O yüzden onları kendim yapmaya karar verdim. 16.yy ’dan orijinallerinden çalışmak için İstanbul’a gittim ; Topkapı Sarayı’nı ; Rüstem Paşa, İbrahim Paşa Cami gibi eski camileri ziyaret ettim. Onlara baktığım zaman bu parçaların Kütahya’da üretilenlerden çok farklı olduğunu görebiliyordum, ve eski parçaları hayata döndürmeye karar verdim” diye açıklıyor.

Gürsoy ; İstanbul’da Yıldız Porselen Fabrikası’nın yöneticisi olan Prof. Muhsin Demironat’tan özel dersler aldı. İznik çinisi ile Türkiye’de üretilen diğer seramikler arasında önemli farkların bulunduğunu fark ettiğinde Türk seramikleri üzerine çalışmaya devam ediyordu. “ Kendi sanatsal katkımı yapabileceğimi düşündüm. Kütahya’ya döndükten sonra fırçamı elime aldım ve yeni tasarımları çizmeye başladım, ancak benim modellerim hala 16. Yy seramikleriydi. Tüm arkadaşlarım, yaptığım yeni parçaların Kütahya’daki her şeyden farklı olduğunu söylüyordu. Onlar için aynı tür parçalar yapmamı istediklerinde doğru yolda olduğumu biliyordum” diye yorumluyor Gürsoy.

“ Bunu 1986’ya kadar küçük evimde küçük bir masada yapmaya devam ettim – ki o yıllarda hala öğretmendim. O yıl Kütahya ‘da ilk uluslar arası Seramik Kongresi yapıldı ve uluslar arası bir yarışma da düzenlendi. Çok umutlu değildim. Ancak bu parçaları zaten yaptığım için, onları birinci sınıf sanatçıların eserleri ile birlikte yarışmaya sokabileceğimi düşündüm.”

“ Üç kategori vardı ; vazolar, tabaklar ve çini duvar panoları. Mola vermeden 41 gün boyunca gece gündüz çalıştım, ve yarışma komitesinin istediği gibi daha önce hiçbir yerde görülmemiş yeni kompozisyonlar tasarladım. Yarışmanın sonunda çok mutlu oldum çünkü her üç kategoride de büyük ödülü kazandım. Bunu hiç ummuyordum ama bu benim için çok önemliydi çünkü uluslar arası bir yarışmaydı.

 “ Bu sanatı korumak için bir stüdyo kurmam gerektiğini düşündüm ve 1987 Nisan’ında bu amaçla “İznik Çini” atölyemi kurdum. O zamandan beri bu işe atölyemde öğrencilerimle birlikte devam ettim” diyor. Bazıları dükkanına Kütahya’dan başka bir isim vermesine karşı çıktı ; ancak belirttiği üzere bu isim belli bir yere değil, sanatsal bir içeriğe ve seramik türüne bağlıdır.

Gürsoy, ulusal ve uluslar arası platformda ün kazanmaya başladı ve işini Türkiye’de olduğu gibi denizaşırı ülkelerde de sergiledi. “ 1991’ de Birleşik Devletler ‘ de , Yeni Meksika’da, Santa Fe ‘de Uluslar arası Halk Sanatları Müzesi’ne davet edildim ve orda basında büyük ilgi uyandıran ilk sergimi açtım. Sonra 1992 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde sergi açtım. Tennessee, Memphis Belediye Başkanı ve medya da katıldı ve eserlerimi çok beğendiler. Bunun sonucunda, Memphis’de 6 ay süren “Osmanlı Sultanları” sergisinde sanatım gösterilmiş oldu ve yaklaşık 500 eser satıldı.

“ Sanat ürünlerim 1994 ‘ de daha da ileri gitti. Almanya’ da Düsseldorf Nato Hava Üssü’ne davet edildim ve orda kültür festivaline katılarak eserlerimi sundum. Hanover, Cologne, Bonn ve tekrar Düsseldorf’ta olduğu gibi Hamburg Etnografya Müzesinde de sergi açtım. Sonra Avusturya, Salzburg’a sergi açmaya gittim. Mozart’ın doğduğu yerde sergi açmak benim için çok önemliydi, çünkü orası bir sanat şehri. Eserlerim diğer bir sanatçının müziği eşliğinde gösterildi.

Gürsoy, Birleşik Devletler’ de yaptığı diğer bir serginin başarı ve mutluluğunu hatırlıyor. “ 1994’te Indiana Üniversitesi’ne davet edildim ve orda müzede sergi açtım. Tüm eserlerim 12 dakika da satıldı – bu sanatçı için dünyadaki en büyük mutluluktur. Parçalarımdan birini alıp göğsüne yaslayarak dolaşan bir adam hatırlıyorum. Ancak arkasında onu takip eden başka biri daha vardı. Ne yaptığını sorduğumda, “Belki parçayı bırakır da ben kaparım” dedi.

Gürsoy’un ünü büyümeye devam etti. Türk Hükümeti tarafından ülkesini denizaşırı ülkelerde temsil etmesi istendi. “ 1999’da bir festivale katılmak için Dışişleri Bakanlığı tarafından Oman’ a gönderildim – ki bunu beklemiyordum. Oman halkının güzel sanatlarla pek ilgisi olmamasına rağmen sergim çok takdir edildi, ve eserlerimi almak için geri gelmeye devam ettiler.” Türk-Amerikan İşbirliği ile (TAA) bağlantılı olarak 16 Eylül’de İzmir’de bir sergisi olacak ve yine Dış İşlerinin isteği üzerine Kasım’da Hollanda ve gelecek Mayıs’ta da Birleşik Arap Emirliklerine gidecek.

Gürsoy’ un henüz gerçekleşmemiş bir arzusu var. “ Büyük bir projem var. Amacım Washington ‘ da Smithsonion Enstitüsünde bir sergi açmak. En önemli sergimi orada yapmak istiyorum” diye itiraf ediyor.

Ziyaretim sırasında Gürsoy, Dış işlerinin hem ülkemizdeki elçiliklerine hem de dünyanın diğer yerlerindeki konsolosluklarına Türk Hükümetinin resmi hediyeleri almaları için 450 parçalık büyük bir siparişi bitirmek üzereydi. Gönderilen eserleri ben de takdir edebileyim diye paketlemeyi geciktirmişti.

Eskiden kalma bozulmamış güzellikleri içime huzur dolduruyordu. Tabaklar, vazolar, testiler, uzun boyunlu kaplar, çiniler… hepsi temiz beyaz zemine parlak renklerle süslenmişti. Dükkandaki neredeyse her şeyin bakanlığa ait olması canımı sıkmıştı. Ankara’da zaten bir çok parçasını satın aldığımı ve o gün kredi kartlarımın yüklü miktarda para çekmeye yetmeyeceğini bildiğimden kendimi teselli ediyordum.

Küçük dükkan ve atölyelerde bulunan genel Kütahya seramiklerine ek olarak, şehre giren yolda bulunan sayısız büyük fabrikaların da kanıt olduğu üzere, önemli bir porselen merkezidir. “ Porselen işlevseldir, yiyecekler için kullanılabilir, ancak çini bir göz ziyafetidir. Çiniyi duvara asar ve seyredersiniz ancak porseleni kullanırsınız. Çinide de yemek yenilebileceği doğrudur. Ancak göz zevki için yapılmış olduğundan bu çok utanç verici olurdu. Porselen 1200 C ‘ de fırınlanır, çini 900 – 1000 C 2 defırınlanır. Çini güzel sanatlardandır, ancak porselen değildir.”

“ Türk Seramikleri, en zor seramik sanat türlerinden biridir. Kuvars, kaolin, tebeşir ve kum gibi doğada bulunan 7 farklı madde kullanıyoruz. Bu maddeleri çamur kıvamını alana kadar karıştırıyoruz. Onları birlikte harmanlıyoruz, herhangi bir kirliliği önlemek için öğütüyoruz ki- bu özel bir formüldür. Bu çamurun bir sanat eseri olabilmesi 15 gün alır. 200 tonluk bir pres isteyen ve benim tek başıma yapamayacağım çiniler dışında, kendi parçalarımı kendi atölyemde yaparız. Şekil oluşturulduktan sonra tüm neminden kurtulması için 15  gün kurutulması gerekir. Kuruduğu zaman aynı bir gözün beyazı gibi saf kuvarz bazlı tabanla kaplanır. Bu beyaz altyapı Türk Çinisini diğerlerinden ayıran özelliktir. Doğal renkler güzel bir şekilde kendilerini gösterirler, ki bu ilk kez Osmanlı Sarayı sanatçıları tarafından bulunmuştur.

“Parçalar ilk fırınlamaya gönderildiklerinde, 1000 C ‘de çok çok yavaş bir şekilde 15-16 saat fırınlanırlar. Bundan sonra, önce obje üstündeki kağıda siyah kalemle çizilen ve forma uygun tasarımlar uygulanır.  Sonra bu şekil hatları sayısız iğne deliğinden toz karbon ile geçirilir, sonra renkli boyayla doldurulur. Önce kobalt sonra turkuaz, sonra yeşil, son olarak da kırmızı. Motifler boyandıktan sonra parçalar saf sırça ile kaplanır.

“ Bu noktada bir hata varsa düzeltilir ve ikinci fırınlamaya gidilir. Birbirlerine temas etmesinler diye parça parça şekilde, birbirine benzer objeler, kireçli örtünün üzerine yerleştirilirler. Yine çok yavaş bir şekilde fırınlanıp çok yavaş bir şekilde soğutulurlar. 14 saat fırınlanmışlarsa, 14 saat de soğutulmaları gerekmektedir. Çünkü ani soğutma bir şok yaratarak parçaların çatlamasına sebep olacaktır.”

Türk Çini’sinin en ayırt edici özelliği nedir? İnsanlar onu neden bu kadar çok seviyorlar? Neden günümüz müzeleri onlarla dolu? Gürsoy beni küçük bir sınavdan geçirdi, sonra da cevabı kendisi verdi. : “ çünkü bu , dünyadaki en önemli sanat şekillerinden biridir.”

“ Peki neden bu? Çünkü Osmanlı Sarayı sanatçıları sırça altında önemli taşların renklerini yakaladılar. Mercan kırmızı, zümrüt yeşil, turkuaz, en güzel kobalt mavisi hep oradadır. İnsanlar bu objeleri tuttukları zaman be eski taşların renklerini görürler, sıcaklık ve mutluluk hissederler. Ayrıca kompozisyonların olağan üstü bir tarzı vardır. Laleler, karanfiller, güller, sümbüller, nilüferler ve hayvan figürleri o kadar güzel bir tarzla çizilirler ki, insanlar onlara baktıklarında büyük keyif alırlar.”

Türk tasarımının diğer bir özelliği de Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamını yansıtmaktadır. “ İmparatorluk çok büyük olduğundan, sanatı da çok büyüktü. Bu büyüklüğü kompozisyonlarda görebilirsiniz. Onlara dikkatli bakarsanız Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş, yükselme, büyüme ve yıkılmasını gözlemleyebilirsiniz. İnsanların ve ulusun yaşamıyla ilgilidirler.

“ Ancak diğer özel karakteristiği de üçgen dengesidir. Yer kabuğu, ay ve güneşin birleşim ve dengesi dünyayı oluşturan şeydir. Bu denge, sanatımızın oluşumunda da vardır ki onu her parçada görebilirsiniz. Birinde üç lale, üç karanfil ve üç gül görebilirsiniz. Renkleri farklıdır ve birbirlerinden ayrılmışlardır. Kompozisyon ve renkte bir denge vardır.”

“ Osmanlı sanatçıları tekrar ve rutinlerden etkilenmişlerdir ; ancak en çok da doğadan. Kendini doğada keşfetmiştir. Örneğin laleleri, karanfilleri, sümbülleri resimsel olarak göstermiştir. Gemiler de Osmanlı İmparatorluğu için çok önemliydi. Onları savaşlarda başarılı bir şekilde kullanmışlardır. Ve İstanbul’daki günlük yaşantının ayrılmaz parçası olmuşlardır. Bu yüzden oldukça güzel bir tarzda sanata dökülmüşlerdir.”

“İznik’ de üzüm bağları vardı. Bu yüzden üzüm, sanatta gösterilen meyvelerden biridir. Nar da aynı şekilde. Başka meyve yoktur. Armut, elma yoktur mesela. Balık vardır. Geriye kalanlar hep çiçektir. Şık bir şekilde çizilirler, üç boyutlu değil, dikey olarak kesitlendirilirler.

Eski Osmanlı sanatçıları biber ve domatesin açık bir kesitini veriyorlardı. Anadolu Selçuklularının kullandıkları hayvan figürleri, yaprak ve tomurcuk süslemeleri ile kombine edilmiş rumi ya da arabesk tarzlarından gördükleri şekillere dayanmaktaydı. Marulu kestiler, hatlarını izlediler ve testere dişli yaprak ve palmiyeleri içeren, parlak ve bereketli “hatayi” tarzını yarattılar. Bunlar önemli şeylerdir. Bu ; doğadaki şekillere, Allah’ın yarattıklarına bakabilme, onları çamur, taş ve kağıda dökme sanatıdır. Dünyadaki tüm yaratıklar güzeldir. Allah’ın yarattığı her şey güzeldir. Çünkü büyük bir itina ile yapılmışlardır. Bu yüzden yaratılan her şeyin hatları kusursuzdur. Ve onlar görebilmek Türk Çini Sanatında gizlidir. Bu ; diğer sanat şekillerinde mevcut değildir. Lalenin güzelliğini görürsünüz ama onu hayal ettiğiniz gibi çizersiniz, olan şeyi alıp ona şekil verirsiniz, olduğu gibi kopya etmezsiniz. Sanat budur – bu çiçeği alıp hayallerinizdekine uydurmak.” diyor Gürsoy.

Kendini bir hümanist olarak tanımlayan Gürsoy, onun için önemli olan şeyi açıklıyor. “ Günde 16-17 saat çalışırım. Eşim,çocuklarım ve sanatım üzerine yoğunlaşırım. İnsanlığa bir borcum var. İnsanlara olan borcumu ödeyebilmem için ,Allah’tan bana uzun bir yaşam bahşetmesini isterim. Bu yüzden hedefim 100 yaşına kadar yaşamaktır.

“ ve insanlar için bir şeyler yapmak isterim. Hangi ülkeden gelirse gelsin, hangi insan olursa olsun; günlerimi ve gecelerimi, bu sanatı öğrenmek isteyenlere öğretmeye adayabilirim. Seramik bilgimi tüm insanlara anlatmak isterdim.”

Mehmet Gürsoy’un Kütahya ‘da Germiyan Sokağı’nda bulunan İznik Çini ( Mavi Konak ) dükkan ve atölyesinde ziyaretçiler her zaman hoş karşılanmaktadır. Sanatı ayrıca deniz aşırı ülkelerde, Türk Elçiliklerinde, özel koleksiyonlarda ve Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinin de dahil olduğu çeşitli müzelerde sergilenmektedir. Eserlerini Ankara’da Atakule’de , Karum’daki dükkanlarda, Çeşni’ de Ertuğ pasajında bulabileceğiniz gibi, İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda, Arasta Çarşısında, Mısır çarşısında, SultanAhmet’de, Kuşadası Göcek’te de bulabilirsiniz. Ayrıca Washington’da Smithsonian’ın Asya Sanatı Sackler Galerisinde de satılmaktadır.  


İznik Çinilerini Seviyor musunuz